1- Neden bozulan otobüsün yolculari bizim otobüsümüze aktarildiginda onlara mülteciymisler gibi bakariz?
2- Neden lokantalarda, "Sabahlari sicak çorba bulunur" yazar? Çorba aslinda soguk mu içilir, sicak çorba bir farklilik midir?
3- Neden otobüste falan insanlar bir siren sesi duyunca toplu halde sesin geldigi yere bakarlar? Giden aracin ambulans, itfaiye ya da polis araci oldugunu ögrenmek insana ne kazandirir?
4- Neden her gördügümüz haritada hemen Türkiye`yi bulmaya çalisiriz? Millet olarak Dünya`da kaybolma kompleksimiz mi vardir?
5- Neden insanlar birbirlerine sarilinca sag-sola sallanirlar?
6- Neden ögrenciler ilkögretimin besinci sinifina kadar ögretmene "ögretmenim" diye seslenirken altinci sinifta bir anda "hocam" diye
seslenmeye baslarlar?
7- Neden sinavlarda "4 yanlis bir dogruyu götürür" seklinde bir uygulama ile ögrenciler cezalandirilirlar da "4 dogru bil, bir dogru da bizden" seklinde bir kampanya baslatilip zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?
8- Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır yoksa ondan tırstığımiz için midir?
9- Neden dükkanini kapatip giden esnaf, kapiya "10 dakika sonra dönücem" yazar, ne zaman gittigini nasil anlariz?
20- Televizyona çikan insanlar neden kendilerini Türkiye`deki bütün insanlarin izledigini sanirlar ? Örn: Şu anda 70 milyon kisi bizi izliyor...
21- Neden gözlerinden öperim denir? Insan vücudunda öpülecek daha uygunsuz bir yer var midir? Kimse kimseyi gözünden öpmüs müdür?
22- TRafikte bi sıkışma olunca neden kornaya basarız Trafik açılyormu kornaya basınca?
23- Mini etek giyip oturunca sanki sünüp dizlerine kadar gelecekmiş inancıyla mı eteklerini çekiştirirler?
24- Cumartesi ve Pazartesi`nin neden kendi isimleri yoktur?
Temel, Amerika’nın durduk yerde Irak`a saldırmasından rahatsız olmuştur. Bir yolunu bulup başkan Bush`a telefon eder:
"Alooo! Ben, Temel olarak size savaş açayrum haberunuz olsun!"
Bush, gülerek yanıtlar:
"Hehehe... Kaç kişilik bir ordun var ki?"
Temel düşünür:
"Hmmm...kayinpirader Idrus, halaogli Tursun, kaavedeki arkadaslar..." ve yanıt verir: "9 kişidur daa!"
Bush içinden kıs kıs güler ve ciddi olmaya çalışarak:
"Temel bey, sizin 9 kişilik ordunuza karşılık Amerikan ordusu tam 2 milyon askerden oluşmaktadır!" der.
"Hmmm..." der Temel, "Sizu pir sure sonra arayacagum."
Aradan birkaç gün geçer ve Temel, Bush`u yeniden arar:
"Başkan, savaş ilanimuz gecerlidur. Bir miktar ekipman hazirladuk size karşi!"
Bush, ilgiyle sorar:
"Neymiş bunlar?"
"Hacan, bizim Tursun`un tiraktoru, benim cakaralmaz tufek, bi de kavedeki arkadaslardan birinin bicerdoveri..."
Bush guler:
"İyi ama benim tam 150 bin tankım, 30 bin uçağım ve 10 bin askeri gemim var! Haaa, ayrıca bu arada askerlerimizin sayısı da 3 milyon oldu!"
Temel yeni gelişme karsısında biraz sıkılmıştır:
"Tamam, bir müddet sonra sizu yeniden arayacagum."
Birkac hafta sonra Temel, Bush`u yeniden arar:
"Başkan, savaş ilanumuzu ceri alayrum."
Bush merakla sorar:
"Neden?"
Temel, moralsiz bicimde yanıtlar:
-Cenevre anlaşmasinu incelemişuzdur. 3 milyon savaş esirini barinduracak yerimiz yoktur daa!
:)
Çılgın felsefe hocası 100 puanlık tek soruyu, yanındaki sandalyeyi
göstererek sorar:
"Bana bu sandalyenin varolmadığını kanıtlayın!"
100 puan alan tek kişinin cevabı ise sadece şudur:
"Hangi sandalye?"
******************
İlkokul 3. sınıf sorusu: "Ormanların faydalarını sayınız."
Cevap: Ormanların faydaları saymakla bitmez.
Sonuç: Tam not
******************
Seviye: Üniversite
Ders : Eğitim felsefesi
Sınav : Bütünleme
Sınav şu sorudan ibarettir:
''bildiğiniz iki soruyu yazıp cevaplayınız.''
Yanlız bir sorun vardır derse hiç devam etmemiş öğrenci dersin içeriğini
hiç bilmemektedir. Dolayısıyla kendine sorabileceği iki adet soru da
bulamamaktadır. Beyninin derinliklerinden, dönemin ilk dersine girdiğini
hatırlar. Bu derste duyduğu cümleden de yeterli doneyi almış.
Soru 1 : İlk Milli Eğitim Bakanımız kimdir?
Cevap : Hasan Ali Yücel
Soru 2 : Hasan Ali Yücel kimdir?
Cevap : İlk Milli Eğitim Bakanımızdır.
İşlem tamamlanmıştır...
Sınav sonucu : 100 (yaşanmıştır...)
*********************
Soru : "Ahmet Haşim'in en ünlü eserlerinin toplandığı eserin adı nedir?"
Cevap : "Best of Ahmet Haşim"
*********************
Soru : Deprem sırasında ortaya çıkan enerjiye ______ ______ denir."
Doğru cevap : Depremin Magnitüdü'dür.
Fakat zeki bir arkadaşımız : "Helal Olsun" yanıtıyla okulda efsane olmayı başarmıştır.
Savcı, morgdaki üç cesedi incelemek üzere gelmişti. Birinci ceset sırıtıyordu. Savcı nedenini sordu. "Milli piyangoda büyük ikramiyeyi kazandı, sevincine dayanamadı, kalp Krizi geçirdi ve oldu", dediler. İkinci ceset de sırıtıyordu. Savcı sordu;
-Bu neden sırıtıyor? "Bunun da oğlu doğmuştu. Sevinçten kalbine yenik düştü" diye açıkladılar. Üçüncü ceset Temel'in kömür halindeki cesediydi. O DA sırıtıyordu. "Bu neden oldu?" diye sordu savcı. "Efendim, buna yıldırım çarptı" dediler.
-Peki neden sırıtıyordu?
-Fotoğrafını çekiyorlar sanmış
Saçı-sakalı bir hayli uzamış olan adam, yanında bir çocuk ile bulvardaki berbere girdi. Önce kendisi iskemleye oturdu.
-Saç, sakal.
Berber, onu traş etti. Sonra çocuğu oturttu.
-Yalnız saç, dedi.
Berber, çocuğu traş ederken adam, çocuğun kulağına fısıltı ile:
-Ben köşedeki bakkala gidiyorum. Beni bekle.
Çocuk, traşı bittikten sonra bir kenara oturup beklemeye başladı. Bir hayli zaman geçtikten sonra berber:
-Oğlum, baban nerede kaldı?
Çocuk:
-Hangi babam?
-Canım, seni getiren.
-O benim babam değil ki.
-Amcan mı?
-Yooo!
-Ya neyin öyleyse?
-Hiç bir şeyim değil. Ben sokakta oynuyordum. Gel seni berbere götüreyim. Berber, saçlarını bir güzel kessin, dedi.
Tur otobüsü şöförünün omzuna dokunulunca adam hafifçe başını çevirmiş, bir bakmış ki elinde bir avuç badem, yaşlı bir kadın durmakta.. Teşekkür ederek almış bademleri ve yemiş.. 15 dakika sonra yaşlı kadın tekrar şöförün omuzuna dokunup bir avuç daha badem vermiş ve bu ikramı 5 kere daha yapınca
" Hep bana yedirdiniz.. Biraz da kendiniz yesenize..
" Çiğniyemiyorum evladım.." demiş yaşlı kadın, "Dişlerim yok.."
"Niye satın alıyorsunuz o zaman?.."
"Evladım ben sadece üzerindeki çikolata kaplamasını emmesini seviyorum!.."
Fıkra: Temel ve Leonardo Di Caprio
Hit : 2820
Boyut :
Amerika'da zencinin biri pasaportunu kaybetmiş, tam da Türkiye'ye tatile gideceği gün... Aksilik bu yauçağı kaçıracak; kara kara düşünürken yolda bir pasaport bulmasın mı?!.. .
Hemen almış yerden; ve hikaye bu ya, bir bakmış ki Leonardo di Caprio'nun pasaportu...
" Ne olursa olsun artik " demiş ve şansını denemeye karar vermiş.
Çıkarmış Leonardo'nun fotoğrafını, kendi fotoğrafını yapıştırmış...
Uçmuş Türkiye'ye...
Atatürk Hava Limanı'nda görevli gümrük memurunun karşısına geçmiş..
Kim olabilir memur? Tabii ki bizim Temel... :-)
Almış pasaportu eline Temel, adamın ismine bakmış:
" Leonardo di Caprio ".Fotoğrafa bakmış... Bir zenci. Adama bakmış,ayni zenci...
Bir kaç şaşkın bakıştan sonra çaresiz kalan Temel öbür masaya
>seslenmiş, " Ula Dursun, bu Titanik batmiş miyduu, yanmiş miyduu ?
"Padişahın işi ne?"
Eklenme : 11.05.2007
Hit : 2634
Boyut : Yok
Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah...
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır.
Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:
- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma, derler.
- Ayyaşın sarhoşun biri işte!
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...
Bir başkası tafsilâta girer:
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..
Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..
Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar.
Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?
- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı
bekler gibidir.
- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.
Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...
- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı.
Sonra getirip dökerdi helâya!
- Niye?
- Gençler içmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker
gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara...
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; "Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle
yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada..."
- Doğru, öyle ya?
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra; "Allah büyüktür hatun, dedi. Hem Padişah'ın işi ne?"
Çocukken evimize karincalar dadanmisti. Evin neresinde olursa olsun en ufak ekmek kirintisini dahi buluyorlardi. Her seyi denemistik. Gaz yagi, kirec, karinca yemi, pudra... Fakat bana misin demiyorlardi.
Bir plan yaptim. izledim bunlari, ekmek kirintisini bulan karinca hemen digerlerine haber veriyordu. Evin bazi yerlerine ekmek yerlestirdim. Bir karincanin bulmasini bekledim.Karinca ekmegi bulunca digerlerine haber vermeye gidiyordu. Ben de hemen ekmegi ortadan kaldiriyordum.. Tabii karinca yalanci duruma dusuyordu. Bir gunluk bir calisma ile (ama belki 500 defa ekmegi koyup kaldirdim haberci karincayi kandirmak icin)haberci karincalarin hepsini yalanci duruma düşürdüm.
Böylece artik "Surda ekmek var" deseler bile kimse inanmayacakti. Ve aynen oyle oldu. Bir daha eve karinca ugramaz oldu.